image-2000x150
image-api_1db5245c11a02dd60a28dd7fbackend

29 EKİM CUMHURİYET BAYRAMI’NIN 103. YILINDA, HUKUKİ VE SİYASİ GELİŞİM TARİHİ  

image-768x150

Bu araştırma makalem, bir kronolojik tarihçe olarak Cumhuriyetimizin geldiği noktaya bir anlam ve fikir katmak üzere oluşturulmuş hadiselerin özünü kapsamaktadır.

Türk ırkının binlerce yıllık tarihî geçmişini ve devlet geleneğini Pazırık Kurganı’ndan başlayarak Göktürk, Selçuklu ve Osmanlı dönemleri üzerinden Cumhuriyet’e bağlayan çizgiyi ele almaktadır.

Tanzimat’tan Kanun-ı Esasi’ye, I. ve II. Meşrutiyet’ten 93 Harbi’ne, Balkan Savaşları’ndan Birinci Dünya Savaşı cephelerine, işgallerden Millî Mücadele’ye uzanan süreç; toprak kayıpları, şehitler, sivil katliamları, zorunlu göçler ve bağımsızlık mücadelesiyle birlikte incelenmektedir.

29 Ekim 1923, bu tarihî yürüyüşün sonunda egemenliğin hanedandan millete geçtiğinin ve Türkiye Cumhuriyeti’nin yönetim biçiminin ilan edildiği gündür. Lakin her ne olursa olsun Türklüğün tarihini değil siyasi rejimin tarihini kutladığımızın idrakinin sağlanması için bir motto oluşturmaya çalıştım. Çünkü süreç önce bizi Meclis kurmaya, sonra Anayasa yapmaya, Savaşları Kazanmaya, Bağımsızlığının ispatı için milletlerarası antlaşma yapmaya en sonunda da rejim değişikliği ile tarihte iz bırakmaya hasıl etmiştir.

Yani 103 yıllık genç bir Cumhuriyet doğru ama hemen akabinde 1000 yıllık bir Devlet devamlılığı ve aklı ile birlikte 5.000 yıllık bir Irkın Millet olarak birlikte özgürce yaşama ve egemenlik hakkından vazgeçmeyerek sistemli kurallı düzenli ve hakkaniyetli bir toplum yapısı içinde yer aldığının altını çizmeye çalıştım.

Cumhuriyetimiz’de, Vatanımızda, Türk Milleti’de, Türkiye Cumhuriyeti’de ilelebet payidar, güçlü ve müreffeh olsun. Bu uğurda çalışan, yaşayan, yaşamış olan, emek veren, hizmet eden başta şehitlerimiz, devlet adamlarımız, ilim, bilim, irfan ve gönül elçilerimiz olmak üzere tüm ecdadımızın ruhları şad olsun efendim.

Var Ol Türk Irkı, Çok Yaşa Türkiye Cumhuriyeti…

Anahtar Kelimeler: Cumhuriyet, Ulusal Egemenlik, Saltanatın İlgası, Kabine Bunalımı, Teşkilât-ı Esasîye Kanunu.

 

  1. GİRİŞ: TÜRK IRKININ KADİM TARİHİ VE CUMHURİYET’E UZANAN DEVLET GELENEĞİ

1.1. TÜRK IRKININ TARİH DEVAMLILIĞI VE CUMHURİYET’İN KÖKLERİ

Dünyanın en özel insanlarının yaşadığı bu müthiş bereketli ve güzel topraklarda Türk ırkı olarak 5.000 yıldır varız; devlet geleneğimizi ve siyasi varlığımızı ise son bin yılda Selçuklu ve Osmanlı üzerinden dünyaya kabul ettirdik. Bu varlığı kabul ettirmemize rağmen, zayıf anımızı kollayan ve tarihî varlığımızı sorgulayan sömürgeci mihraklar geçmişte de vardı, bugün de var.

Dünyanın en özel insanları yaşamış bu topraklarda; hele ki son yüzyılın başlarında, her türlü yokluğa rağmen ayağa kalkan kahramanlar bizim için çok büyük bir önem arz etmektedir. Hem Onların hem de en yakın göbek torunları olarak bu şanlı maziyle gurur duyuyoruz; aynı zamanda çok yakın tarihte milletimize yaşatılan mezalimleri, işgalleri unutmuyor ve her an hatırlıyoruz.

İşte bu kurucu kahramanlar, torunlarına daha güzel bir cennet vatan bırakmak amacıyla; özgürlük, hürriyet, bağımsızlık, hür irade, seçme ve seçilme ile kendi kaderini tayin etme yetkilerini millete doğrudan teslim etmek için Cumhuriyeti kurdular. Bugün bizlere düşen yegâne vazife; bu kutsal emaneti sadece yaşatmak değil, düşmanların hain emellerini tekerrür etmeyi bırakın, beyinlerinde tahayyül etmelerine bile asla müsaade etmemektir. Bu dinamikleri kavramak için hep beraber o günlere dönerek hem yaşanılanları tekrardan hatırlayalım hem de hiçbir büyük yeniliğin kolaylıkla eskinin yerini almadığını, her devrimin büyük bir sancıyla doğduğunu idrak edelim.

Biz bu topraklara 1048 Pasinler ile veya 1071 Malazgirt’le sıfırdan ve sonradan gelen, batılıların iddia ettiği gibi ‘misafir’ bir topluluk değiliz. Tapusu binlerce yıl önce rünlerle, kurganlarla bu coğrafyanın bağrına çakılmış ebedî ev sahipleriyiz. 1040 Dandanakan savaşı ile Oğuz Yabgu devletinin devamlılığının ve Türk bayraktarlığının Oğuz boyuna yani Selçuklulara geçmesi elbette tarihsel bir dönemeçtir.

1064’te Sultan Alparslan’ın Doğu Roma’nın (Bizans’ın) geçilmez denilen Anı Kalesi’ni fethi ve Malazgirt zaferi bir işgal veya başlangıç değil, asli sahibinin evine geri dönüşünün adıdır. Daha dünyada ‘millet’ kavramının teorisi dahi ortada yokken, Türk milleti ordu-millet bilinciyle, teşkilatçı yapısıyla ve sarsılmaz devlet geleneğiyle tarih sahnesinde nizam vermekteydi. Bu yüzden Anadolu kimsenin tapulu malı değildir, Türk’ün ebedi yurdudur.

Tarihsel kronoloji bizi nereye sürüklediyse, Türk devlet aklı orada o refleksle ayağa kalkmıştır. Ne Selçukluyu Osmanlı’dan ne Osmanlı’yı Cumhuriyet’ten ayırırız. Sultanlar da bizimdir, paşalar da bizimdir; hakanlar da bizimdir, kurucu meclis de bizimdir. Hepsi biziz, hepimiz Türk milletinin sarsılmaz iradesiyiz. Osmanlı’yı son döneminde içeriden ve dışarıdan yıpratan kolonyalist mihraklara karşı gösterilen o büyük reaksiyon, geçmişi inkâr etmek için değil; bilakis Selçukludan Osmanlı’ya devralınan o kutsal devlet mirasını korumak adına Anadolu halkının Ankara Hükûmeti ile bütünleşerek verdiği bir varoluş mücadelesidir.

Nasıl 1923’ten öncesi bizi ilgilendirilmez diyen kolonyalistlerin desteklediği bir aydın grup ortaya çıkmışsa, Şimdi de 2.Cumhuriyetçiler de türedi. Merak etmeyin “Geldikleri gibi Giderler” efendim!

1.2. ANADOLU VE AVRUPA’DA 5000 YILLIK PROTO-TÜRK İZLERİ

Bilinen egemenlik tarihi Sakalar, yani İskitlerle somutlaşan Türk ırkının bu topraklardaki asil varlığı; aslında Avrasya bozkırlarında medeniyetin beşiği olan ve Proto-Türk olarak kabul ettiğimiz Afanasiyevo ile Andronovo kültürlerine kadar uzanan binlerce yıllık köklü bir geçmişe dayanmaktadır.

Bu tarihsel gerçeklerin ışığında, bugün çıkıp 5000 yıllık kesintisiz bir Türk tarihinden ve egemenlik şuurundan bahsettiğimizde, resmi tarih tezlerinin arkasına saklanan batı merkezli çevrelerin hayretler içinde kalması gayet doğaldır. Sığ beyinler, bizim bu topraklardaki varlığımızı sadece 1071 yılıyla sınırlandırıp Türk milletine Anadolu’da “1000 yıllık” sığ bir mazi biçerken; arkeolojik, dilbilimsel ve antropolojik veriler bizim Malazgirt’le bu coğrafyaya aslında ikinci kez gelmiş olduğumuzu somut belgelerle ortaya koymaktadır.

Ayrıca unutulmamalıdır ki biz ikinci kez buraya geldiğimizde Ermeniler ve Rumlar vardı. Lakin İlk geldiğimizde onlar dahil bugüne ismiyle uzanan hiçbir millet yoktu. Olsa olsa bizim de etkilediğimiz ve bizlerden etkilenmiş burada kadim milletler, site devletleri, liman şehir birlikleri tarzında oluşumlar vardı. Hitit, Etrüsk, İon, Truva gibi…

Dolayısıyla bu toprakların sonradan gelenleri değiliz. Oğuz boyu olarak bu topraklarda Selçuklu, Osmanlı, Akkoyun, Karakoyun gibi birçok imparatorluk kurmuş bir Irkın milletiyiz. Bu husus yeni geldiğimizi değil, geri döndüğümüzün işaretidir. Bakın başka nerelerde Türk izine rastlıyoruz hep birlikte bakalım:

  • Limni (Lemnos) Adası ve Orhun Yazıtları Bağlantısı: 1885 yılında Ege’deki Limni Adası’nın Kaminia bölgesinde bulunan antik “Lemnos Steli” üzerindeki rünik yazıtlar, Türk tarih tezini Akdeniz havzasına mühürler. Akademik dilbilimsel araştırmalar, bu yazıtlardaki dilin Hint-Avrupa dışı, sondan eklemeli (agglütinatif) bir Ön-Türk karakteri taşıdığını göstermiştir. Daha da önemlisi, Limni yazıtında sözcükler arasında ayraç olarak kullanılan “iki nokta üst üste (:)” sistemi, dünya üzerinde Akdeniz havzası dışında yalnızca tek bir yerde görülür: Moğolistan ve Ötüken coğrafyasındaki Orhun Göktürk Yazıtları. Adada asırlar sonra Portianu sahil köyünde yer alan ve Çanakkale Savaşı’nda esir düşen 56 Türk askerinin isimsiz şehitliği ise adadaki askeri varlığımızın yakın tarihteki son ve en hüzünlü mührüdür.

 

  • Malatya Arslantepe ve Jeoglif Kurgan Keşifleri: UNESCO Dünya Kültür Mirası listesinde yer alan Malatya Arslantepe Höyüğü ve çevresinde yapılan son kazılar, devletleşme ve egemenlik şuurunun kökenlerini 5500 yıl öncesine dayandırırken, Anadolu genelinde yeni keşfedilen ve Proto-Türk (İskit/Saka) kültür geleneğini yansıtan devasa taş kurgan tipi mezarlar ezberleri bozmuştur. Türkiye’de ilk kez rastlanan dairesel jeoglifler ve kutsal kut alanları, Orta Asya bozkır mimarisi ve inanç dünyasının Anadolu’nun kalbindeki sarsılmaz izleridir. Malatya, Hakkâri ve Doğu Anadolu havzasında bulunan kurgan mezar taşı imgeleri ile damgalı balballar, batılı tarihçilerin “1000 yıllık mazi” tezini çürüterek Türklerin Anadolu’daki köklerinin binlerce yıl öncesine çakılmış birer çivi olduğunu kanıtlar.

 

  • İskandinavya Rünleri ve Odin’in Türk Kökeni: Kuzey Avrupa’daki İskandinav Runik Alfabesi (Futhark), İskandinav dilleriyle anlamsal olarak çözülemezken, 24 harflik alfabenin 18 harfinin doğrudan 38 harflik Göktürk/Orhun alfabesindeki tamgalarla birebir yapısal ve fonetik ortak kökene sahip olduğu belgelenmiştir. İsveç tarihçiliğinin kurucularından Prof. Sven Lagerbring’in 1764 tarihli antik İzlanda Edda destanlarına dayanan eserleri, İskandinavya mitolojisinin baştanrısı Odin’in “Turkland” (Türkeli) coğrafyasından kuzeye göç eden Asyalı bir lider (kam/han) olduğunu açıkça kaydeder.

 

  • Pazırık Kurganı ve 3000 Yıllık Medeniyet Üstünlüğü: Altaylar’da buzlar altından çıkarılan Pazırık Kurganı kalıntıları, Türk milletinin benliğini ve teşkilatçı kimliğini, bugün bize medeniyet dersi vermeye kalkan Avrupa ve Rusya’dan en az 3000 yıl önce tamamladığını gösterir. Bu kurgandan çıkan dünyanın en eski halısı olan Pazırık Halısı, yalnızca Türklere has olan çift düğüm (Gördes düğümü/Türk düğümü) tekniğiyle dokunmuştur. Mezar odalarındaki hiyeroglif niteliğindeki erken tamgalar ve yazıtlar, Türklerin 5000 yıl öncesinden beri bir kabile değil, yüksek bir medeniyete ve yazı kültürüne sahip bir “millet” olduğunu küresel ölçekte yenilemektedir.

 

Bu somut kanıtlar; bizim “millet” olma unsurunu, devletleşme ve ordu teşkilatlanması şuurunu bugün medeniyet dersi vermeye kalkan Rusya’dan da Avrupa’dan da tam 3000 yıl önce ortaya koymuş olduğumuz gerçeğini her geçen gün yenilemekte ve dosta düşmana ilan etmektedir. Gerçi Kiev de bir kıpçak şehri olarak kurulmuştur lakin hiç meseleyi Anadolu fokusundan uzaklaştırmadan devam edelim istiyorum.

Bu anlattıklarımız ile birlikte yani 29 Ekim 1923’te ilan edilen Cumhuriyet; köksüz, derme çatma siyasi bir fidan değil; kökleri Afanasiyevo ve Andronovo’dan Hitit’e, Etrüsk’ten İskandinavya rünlerine, Pazırık’tan Hakkâri ve Malatya kurganlarına uzanan 5000 yıllık o muazzam Türk devlet geleneği ağacının en modern, en asil ve en dinamik sürgünüdür.

1.3. KURGAN”lardan DEVLET GELENEĞİNE: BOZKIRDAN GÖKTÜRK’E, SELÇUKLU’YA, OSMANLI’YA VE CUMHURİYET’E

Pazırık Kurganı, Türk tarihinin bozkır köklerini görünür kılan tarihî mirasın başlıca örneklerinden biridir. Kurgan kültürü; atlı bozkır yaşamını, askerî teşkilatlanmayı, sanat ve dokuma geleneğini, topluluk düzenini ve atalara duyulan saygıyı anlatan maddi izler taşır. Göktürk Kağanlığı, Karahanlılar ve Selçuklular bu tarihî birikimin sonraki siyasi aşamalarını; Osmanlı Devleti ise Türk devlet geleneğinin yüzyıllar boyunca geliştirdiği hukuk, ordu, idare ve kültür kurumlarını temsil eder. Türkiye Cumhuriyeti bu tarihî mirasın karşısında değil, onun içinden doğmuştur: İşgaller ve büyük toprak kayıpları karşısında Türk milleti bağımsızlığını yeniden kazanmış, yönetim sistemini değiştirerek egemenliği millet iradesine dayandırmıştır.

Göktürk Kağanlığı, yazılı kaynaklarda “Türk” adını devlet adı olarak kullanan erken siyasi yapılardan biridir. Karahanlılar ve Selçuklular, bozkır devlet geleneğini İslam dünyasının hukuk, ilim, şehir ve idare kurumlarıyla buluşturdu; Anadolu Selçukluları bu mirası Anadolu’da kökleştirdi. Osmanlı Devleti de Türk tarihinin bu birikimini kendi hanedan, divan, tımar, hukuk, ordu ve kültür kurumlarıyla yüzyıllar boyunca taşıdı. Osmanlı, Selçuklu ve bozkır geçmişi bizim tarihimizdir; Cumhuriyet bu geçmişi silen bir başlangıç değildir. Cumhuriyet, işgaller ve büyük toprak kayıpları karşısında yürütülen Millî Mücadele’nin ardından yönetim sisteminin değişmesi ve egemenliğin millete ait olduğunun anayasal biçimde ilan edilmesidir.

Kurganlardan Göktürk ve Selçuklu devletlerine, Osmanlı’ya ve Türkiye Cumhuriyeti’ne uzanan çizgi, Türk tarihini yalnızca 1071’de başlatıp 1923’te sıfırdan başlayan bir hikâye gibi anlatmayı reddeder. Bu tarih; kültürün, devlet fikrinin, askerî örgütlenmenin, hukuk ve yönetim tecrübesinin farklı çağlarda yeniden biçimlenmesidir. Osmanlı bizim tarihimizdir; Selçuklu bizim tarihimizdir.

Cumhuriyet de aynı tarihî yürüyüşün işgale, toprak kaybına ve yok edilme tehlikesine karşı verilen Millî Mücadele sonucunda ortaya çıkan yeni yönetim biçimidir. Değişen devletin adı ve yönetim sistemi olmuş, vatanı koruma iradesi ve tarihî hafıza devam etmiştir.

  1. OSMANLI DEVLET GELENEĞİNDEN MEŞRUTİYET’E VE MİLLÎ EGEMENLİĞE

Osmanlı Devleti, 1876 yılına kadar mutlak monarşi ile yönetilmiştir. Bu uzun dönemde padişahlık kurumu, halk üzerinde mutlak bir egemenlik sürdürmüştür. 1839 Tanzimat Fermanı ve sonrasındaki Yeni Osmanlılar hareketiyle beraber, cumhuriyet düşüncesinden ve halk iradesinden ilk kez entelektüel düzeyde söz edilmeye başlanmışsa da Osmanlı aydınları meşrutiyetin (parlamenter monarşi) kurulmasını sistem için yeterli görmüşlerdi. Tanzimat’tan bu yana atılan her adım, aslında demokrasinin ve millî egemenlik fikrinin tarihsel birer basamağı ve ilerleyişiydi. Meşrutiyetin daha ilerisine gidilmesi o günün şartlarında düşünülmedi veya talep edilmedi. Bu doğrultuda Osmanlı Devleti, 1876–1878 (I. Meşrutiyet) ve 1908–1918 (II. Meşrutiyet) yılları arasında iki kez meşruti monarşi modeliyle yönetildi.

2.1. TANZİMAT’TAN KANUN-I ESASİ’YE VE MEŞRUTİYET’E

Tanzimat’tan Kanun-ı Esasi’ye uzanan çizgi, Cumhuriyet’in hukuki arka planının önemli bölümüdür. 3 Kasım 1839 tarihli Tanzimat Fermanı devletin vergi, askerlik ve yargı uygulamalarını belirli esaslara bağlama iddiasını ortaya koydu; 1856 Islahat Fermanı ise özellikle gayrimüslim tebaanın hukuki statüsü üzerinde yeni düzenlemeler getirdi. Bu belgeler anayasa değildi; fakat devlet yetkisinin kurallarla sınırlandırılması ve tebaaya ilişkin hakların yazılı biçimde tarif edilmesi bakımından sonraki anayasal gelişmelerin ön aşamalarıydı. 1808 Sened-i İttifak da merkezî iktidar ile ayanlar arasındaki ilişkinin yazılı bir metinle düzenlenmesi açısından bu tarih içinde anılır.

23 Aralık 1876’da Kanun-ı Esasi ilan edildi; 19 Mart 1877’de ilk Osmanlı Meclis-i Umumisi açıldı. Böylece padişahın varlığını sürdürdüğü meşruti monarşi içinde iki kanatlı bir parlamento kuruldu. Ancak padişahın kanun teklifleri, veto ve Meclisi feshetme üzerindeki yetkileri genişti. 1877–1878 Osmanlı-Rus Savaşı (93 Harbi) sırasında yaşanan askerî yenilgi ve güvenlik krizi ortamında II. Abdülhamid, Şubat 1878’de Meclisi süresiz tatil etti; Kanun-ı Esasi hukuken tümüyle ortadan kaldırılmasa da parlamentolu yönetim fiilen kesintiye uğradı. Bu tecrübe, anayasal düzenin yalnızca bir metnin varlığıyla değil, o metnin uygulanmasını sağlayan siyasi irade ve kurumlarla yaşadığını gösterdi.

23 Temmuz 1908’de II. Meşrutiyet yeniden ilan edildi ve Meclis-i Mebusan tekrar açıldı. 1909 değişiklikleri hükümetin parlamentoya karşı sorumluluğunu artırdı ve padişahın yetkilerini sınırlandırdı; 27 Nisan 1909’da II. Abdülhamid tahttan indirildi. Bununla birlikte parti mücadeleleri, askerî müdahaleler, 1913 Babıâli Baskını ve savaşın olağanüstü koşulları parlamenter yapının istikrar kazanmasını engelledi. Osmanlı’nın mutlak monarşiden meşruti monarşiye geçiş arayışı, ağır savaş koşullarının, dış müdahalelerin ve toprak kayıplarının önüne geçmeye yetmedi.

2.2. 93 HARBİ’NDEN BALKAN SAVAŞLARI’NA: TOPRAK KAYBI, ŞEHİTLER VE ZORUNLU GÖÇ

1877–1878 Osmanlı-Rus Savaşı, Türk tarih yazımında 93 Harbi olarak anılır. Rus ordusu ve müttefikleri karşısındaki yenilgi, yalnızca sınırların değişmesi değildi: Rumeli ve Kafkasya çevresinde yüz binlerce insanın yerinden edilmesine, göç yollarında açlık, salgın hastalık ve saldırılar nedeniyle ölümlere, ailelerin parçalanmasına ve uzun süreli bir nüfus krizine yol açtı. Bu nedenle sömürgeci batının sığ tarih tezlerinin aksine, savaşın bilançosu yalnızca muharebe alanında şehit düşen askerlerden ibaret tutulamaz; askerî kayıplar ile sivil katliamlarını, kayıplara karışanları ve zorunlu göçlerin acı sonuçlarını bir bütün olarak emperyalizmin yüzüne vurmak gerekir.

1912–1913 Balkan Savaşları’nda Osmanlı Devleti; Bulgaristan, Sırbistan, Yunanistan ve Karadağ ordularıyla savaştı. Rumeli’deki Osmanlı hâkimiyetinin büyük bölümü kaybedildi; Edirne dâhil bazı bölgeler ilk savaşta elden çıktı, ikinci Balkan Savaşı sırasında Edirne geri alındı. Savaşlarla birlikte Müslüman sivil nüfusun katledilmesi, yağma, evlerin yakılması, köylerin boşaltılması ve zorunlu göçler yaşandı. Balkanlardan Anadolu’ya yönelen büyük göç dalgaları, yalnızca bir nüfus hareketi değil, yüzyıllardır yaşanan yerleşimlerin dağılması anlamına geliyordu. Balkan Müslüman nüfusunun yaklaşık 2,3 milyon olduğu 1911 yılı tahminleri, 1923’e gelindiğinde bu nüfusun yaklaşık 1 milyona gerilediğini gösteren çalışmalarla birlikte değerlendirilmelidir; bu muazzam ve acı demografik düşüş, katliamlarla birlikte sürgün, zorunlu göç ve yerinden edilmeyi de belgelerle yansıtır.

Birinci Dünya Savaşı’nın ardından meşruti yönetim, ülkenin egemenlik haklarını işgal kuvvetlerine karşı koruyamaz hale geldi. 30 Ekim 1918’de imzalanan Mondros Mütarekesi’nen ardından başkent ve stratejik noktalar işgal edildi; limanlar, demiryolları, Boğazlar ve devletin askerî imkânları İtilaf Devletlerinin denetimi altına girdi. İstanbul Hükûmeti’nin bu tablo karşısında etkisiz kalması üzerine Anadolu’nun dört bir yanında Müdafaa-i Hukuk Cemiyetleri kuruldu. Saltanat yönetiminin koruyamadığı egemenlik hakkını Türk milleti kendi iradesiyle savunmaya başladı. Bu süreç yalnızca askerî direniş değil, egemenliğin saraydan millete geçişini hazırlayan tarihî ve hukuki mücadelenin de başlangıcıydı.

Tanzimat, Kanun-ı Esasi, I. ve II. Meşrutiyet tecrübeleri, Millî Mücadele’nin doğduğu siyasi zemini hazırladı; ancak savaşların ve işgallerin önüne geçemedi. Erzurum Kongresi’nin 23 Temmuz 1919’da yayımlanan bildirisinde yer alan “Kuva-yı Milliyeyi etken ve ulusal iradeyi egemen kılmak esastır” kararı, milli egemenliğin esasını açıkça ortaya koyuyordu. İstanbul’un İtilaf Devletleri tarafından resmen işgal edilip Meclis-i Mebusan’ın dağıtılması üzerine yeni bir merkez kuruldu. 23 Nisan 1920’de Ankara’da Türkiye Büyük Millet Meclisi açıldı. Olağanüstü yetkilere sahip Meclis, Mustafa Kemal Paşa başkanlığında hem yasama hem yürütme işlevlerini üstlendi; egemenliğin saraydan millete geçişi fiilî ve hukuki bir devlet düzenine dönüşmeye başladı.

2.3. 1911’DEN 1923’E SAVAŞLAR, İŞGALLER VE MİLLÎ MÜCADELE’NİN KRONOLOJİSİ

1911–1912 TRABLUSGARP SAVAŞI: LİBYA CEPHESİ

İtalya 29 Eylül 1911’de Osmanlı Devleti’ne savaş ilan ederek Trablusgarp ve Bingazi’yi işgale girişti. Merkezî hükûmetin deniz yoluyla kuvvet gönderemediği şartlarda Mustafa Kemal, Enver Bey ve başka genç Osmanlı subayları bölgeye giderek yerel kuvvetlerle direnişe katıldı. Tobruk ve Derne çevresindeki mücadele, Osmanlı subaylarının daha sonra Millî Mücadele’de öne çıkacak askerî tecrübesinin de parçalarından biri oldu. 15 Ekim 1912 tarihli Uşi (Ouchy) Antlaşması’yla Trablusgarp ve Bingazi İtalya’ya bırakıldı; On İki Ada üzerindeki İtalyan işgali de savaşın ağır sonuçlarından biri olarak devam etti.

Birinci Dünya Savaşı’nda Osmanlı ordusu tek bir cephede savaşmadı. Kafkas Cephesi’nde Rus ordusuyla; Çanakkale’de İngiliz ve Fransız kuvvetleriyle, Irak ve Basra çevresinde İngiliz-Hint ordularıyla; Sina, Süveyş Kanalı, Filistin ve Suriye’de İngiliz kuvvetleriyle; Hicaz, Asir ve Yemen’de İngiliz desteği alan Şerif Hüseyin kuvvetleriyle mücadele etti. Osmanlı birlikleri Galiçya, Romanya ve Makedonya gibi Avrupa cephelerine de gönderildi. Askerler Boğazları, Anadolu’yu, Arap vilayetlerini ve imparatorluğun diğer topraklarını, limanlarını ve ikmal yollarını savunmak için savaştılar. Yemen çöllerinden Süveyş Kanalı’na, Galiçya’dan Kafkasya’ya uzanan cephelerde milyonlarca insanın kaderi belirlendi; bu mücadele, vatanı, halkı ve devletin toprak bütünlüğünü koruma savaşıydı.

1916 SYKES-PICOT ANLAŞMASI: OSMANLI TOPRAKLARININ GİZLİ PAYLAŞIMI

16 Mayıs 1916’da İngiltere ile Fransa arasında imzalanan Sykes-Picot Anlaşması, Osmanlı Devleti’nin Arap vilayetlerini nüfuz ve denetim alanlarına ayırmayı öngören gizli paylaşım planıydı. Anlaşma, bazı bölgelerde doğrudan İngiliz veya Fransız idaresini; diğer bölgelerde ise bu iki gücün belirleyici olacağı yönetimleri öngörüyordu. Rusya da bu paylaşım planına dâhil edilmişti. Bolşevik yönetimi 1917’de gizli anlaşmayı yayımlayınca, savaş devam ederken Osmanlı topraklarının büyük devletler arasında nasıl paylaştırılmak istendiği ortaya çıktı. Bu belge, cephelerde verilen mücadele ile emperyal güçlerin masa başındaki paylaşım siyasetinin aynı tarihî sürecin parçaları olduğunu gösterir.

Birinci Dünya Savaşı’nda Osmanlı ordusunda yaklaşık 2,85 milyon kişi seferber edildi. Dönemin bazı askerî cetvellerinde 2,29 milyonluk zayiat kaydı yer alır; bu toplam yalnızca ölümleri değil, yaralıları, hastaları, esirleri ve kayıpları da kapsar. Sonraki arşiv incelemeleri, askerî ölüm sayısının yaklaşık 535 bin olduğu yönünde hesaplamalar ortaya koymuştur. Hastalık, yetersiz beslenme ve cephe koşulları, muharebe kayıplarının yanı sıra çok sayıda askerin hayatını aldı.

30 Ekim 1918’de Mondros Mütarekesi imzalandı. Mütarekenin 7. maddesi, İtilaf Devletlerine güvenliklerini tehdit ettiğini ileri sürdükleri yerleri işgal etme imkânı verdi. Ardından stratejik limanlar, demiryolları, Boğazlar ve başkent üzerindeki baskı arttı. 15 Mayıs 1919’da Yunan birlikleri, İtilaf Devletlerinin kararı ve İngiliz deniz gücünün desteğiyle İzmir’e çıktı. İşgalin ilk gününde Türk askerleri ve siviller katledildi; subaylar tutuklandı, yağma ve saldırılar yaşandı. Gazeteci Hasan Tahsin (Osman Nevres), İzmir’in işgaline karşı ilk kurşunu sıkan kişi olarak millî hafızaya geçti ve o gün şehit edildi. Resmi Türk belgelerine dayanarak işgalin ilk 48 saatinde İzmir ve çevresinde katledilen Türklerin sayısı 2.000’in üzerinde verilmektedir.

İŞGALLER, ACILAR ARASINDA ANADOLUDAN BİR UMUT GÜNEŞİ DOĞUYOR

Mustafa Kemal Paşa’nın 19 Mayıs 1919’da Samsun’a çıkışıyla Millî Mücadele’nin örgütlenme safhası hızlandı. 22 Haziran 1919 tarihli Amasya Tamimi/Genelgesi, “Milletin istiklâlini yine milletin azim ve kararı kurtaracaktır” diyerek mücadelenin gerekçesini ve yöntemini ilan etti; ardından Erzurum ve Sivas kongreleri yapıldı. Amasya Tamimi ile Amasya Protokolleri aynı belge değildir: Tamim 22 Haziran 1919’da yayımlanan millî mücadele çağrısıdır; Amasya Görüşmeleri 20–22 Ekim 1919’da Mustafa Kemal ve Heyet-i Temsiliye ile İstanbul Hükûmeti adına gelen Bahriye Nazırı Salih Paşa arasında yapılmış, beş protokolün düzenlenmesiyle sonuçlanmıştır. Protokoller, millî teşkilatın İstanbul Hükûmeti tarafından muhatap alınması ve seçimle Meclis-i Mebusan’ın toplanması konularında önem taşır.

16 Mart 1920’de İngiliz kuvvetleri İstanbul’u resmen işgal etti; Şehzadebaşı Karakolu’ndaki silahsız Türk askerleri hain bir baskınla şehit edildi, Meclis-i Mebusan basıldı, bazı mebuslar ve milliyetçi isimler tutuklanarak Malta’ya sürüldü. Bu gelişme, Ankara’da yeni bir meclisin toplanmasını hızlandırdı. 23 Nisan 1920’de Türkiye Büyük Millet Meclisi açıldı ve millî egemenliğin merkezi Ankara oldu. 10 Ağustos 1920’de imzalanan Sevr Antlaşması, Osmanlı Devleti’ni ağır şartlarla parçalamayı öngörüyordu; Ankara hükûmeti bu antlaşmayı kabul etmedi. Doğu Cephesi’nde Ermeni kuvvetleriyle savaş, Güney Cephesi’nde Fransız kuvvetleri ve onlarla birlikte hareket eden birliklere karşı direniş, Batı Cephesi’nde ise Yunan ordusuna karşı savaş yürütüldü. Bu cephelerin her biri, farklı askerî ve siyasi koşullarla gelişti.

Türk ordusunun Batı Cephesi’ndeki Sakarya Meydan Muharebesi 23 Ağustos–13 Eylül 1921 tarihleri arasında sürdü. 26 Ağustos 1922’de başlayan Büyük Taarruz, 30 Ağustos Başkomutanlık Meydan Muharebesi’yle kesin sonuca ulaştı.

Bu müthiş ve bir başka milletin başaramayacağı kahramanlık destanını kısa kesmiş gibi olsam da başlığa göre hareket etmemi mazur görmenizi istirham ederim. Yoksa başka birçok makalemde bu hususları detayı ve ayrıntıları ile arz etmiş biri olarak huzur içindeyim.

Türk ordusu 9 Eylül 1922’de İzmir’i kurtardı; Yunan ordusu yenilerek denize döküldü. Hatta bazıları “Olur mu canım öyle şey, Yunan ordusu Ege kıyılarından gemilerle Anadolu dışına çekildi.” Dese de inanmayın bayağı yüzerek o gemilere İngiliz, İtalyan, gemileriyle kaçarak, çalarak yakarak, yıkarak, vahşet yaparak, türlü iğfal ve tecavüzlere yeltenerek kaçtılar.

Türk milletinin zafer hafızasında bu sonuç, “Yunan ordusunu denize dökmek” sözüyle simgelenir. Beğenmeyene zorla kendimizi sevdiremeyiz.

MEMLEKETİN KARA TALİHİ, İŞGALLERİN VE EMPERYALİST KATİLLERİN BIRAKTIĞI HAZİN TABLO

İzmir’in işgalinden Büyük Taarruza kadar Batı Anadolu’da Yunan ordusunun sivil halka yönelik öldürme, yağma, yakma ve zorla göç ettirme eylemleri, İtalyan askerî ve diplomatik belgeleri dâhil farklı kaynaklarda açıkça incelenmiştir.

Yunan işgali, Batı Anadolu ve Doğu Trakya’daki Türk sivil nüfus açısından büyük bir felakete dönüştü. Köyler yakıldı, evler ve ürünler yağmalandı, siviller acımasızca öldürüldü; kadınlara yönelik cinsel saldırılar, zorla göç ettirme ve çekilme sırasında uygulanan yakıp yıkma eylemleri yerleşimlerin hayatını altüst etti. Justin McCarthy’nin Türk Kurtuluş Savaşı dönemini ele alan hesaplamalarında, Yunan ordusunun yaklaşık 640 bin Türk sivili katlettiği gerçeği net olarak değerlendirilmektedir. McCarthy’nin demografik çalışmaları ile Batı Anadolu’daki İtalyan askerî ve diplomatik kaynakları, bu dönemin sivil bilançosunu ele alan başlıca deliller arasındadır.

İngiltere’nin rolü yalnızca diplomatik arka plan olarak görülemez. İngiliz ordusu 16 Mart 1920’de İstanbul’u resmen işgal etti; Şehzadebaşı Karakolu’ndaki silahsız Türk askerleri İngiliz baskınında şehit edildi, Meclis-i Mebusan basıldı, mebuslar ve milliyetçi aydınlar tutuklanarak Malta’ya sürüldü. İngiliz denetimi Şile’ye kadar uzandı; Şile 1920’de işgal edildi ve 7 Ekim 1922’de Türk birliklerince kurtarıldı. İşgal döneminde tutuklamalar, askerî baskınlar, ev ve mala el koymalar ile halkı sindirme uygulamaları yaşandı. İngiltere’nin İstanbul, Boğazlar ve Doğu Akdeniz üzerindeki hâkimiyet arayışı, Hindistan’a giden deniz yollarını denetleme isteği ve hilafet meselesinin Britanya Hindistan’ındaki Müslüman kamuoyuna etkisi, politikasının temel unsurları arasındaydı. Türk tarih yazımında, İngiliz işgali, askerî baskı ve esaret koşullarıyla ilişkilendirilen toplam can kaybı için 100 bin kişiye varan tahminler aktarılır.

Mısır’daki İngiliz esir kampları, Osmanlı askerlerinin uğradığı ağır mağduriyetin en çarpıcı örneklerindendir. Birinci Dünya Savaşı’nda İngilizlerin eline geçen yaklaşık 250 bin Osmanlı askerinin önemli bölümü Mısır’daki kamplarda tutuldu. Yücel Yanıkdağ’ın araştırması, İngiliz esaretinde yaklaşık 10 bin Osmanlı esirinin öldüğünü; yetersiz beslenmeye bağlı pellagra, trahom ve başka ağır hastalıkların binlerce askeri etkilediğini ortaya koyar. Seydibeşir/Sidi Bishr Kampı’nda yüksek oranda krizol içeren dezenfeksiyon havuzlarına zorla sokulan askerlerle ilgili olarak, 28 Mayıs 1921’de TBMM’ye sunulan önergede 15 bin askerin gözlerinin kör edildiği bildirilerek sorumluların cezalandırılması istendi. Akademik araştırmalar da İngiliz kamplarındaki pellagra ve trahomun binlerce Osmanlı esirinin ölümüne, kısmi veya tam görme kaybına yol açtığını açıkça kaydeder.

ABD Başkanı Wilson’un kendi kaderini tayin söylemi, manda sistemi ve Paris Barış Konferansı’ndaki diplomatik girişimler, Osmanlı topraklarının geleceğinin belirlenmesinde etkili oldu. Avrupa güçleri işgal ve paylaşım planlarını askerî kuvvetle yürütürken, Wilson ilkeleriyle gündeme gelen yeni düzen de Osmanlı topraklarının geleceğini büyük devletlerin konferanslarına taşıdı. Farklı cephelerde Türk askerleri karşısında Rus ordusu, Yunan ordusu, İngiliz ve Fransız kuvvetleri, İtalyan birlikleri, Şerif Hüseyin’in İngiliz desteği alan kuvvetleri, NİLİ casusluk örgütü ve belirli Ermeni silahlı örgütleri yer aldı. 1914’te Bitlis çevresinde Molla Selim, Seyyid Ali ve Şeyh Şahabeddin’in adlarıyla anılan ayaklanma da Osmanlı’nın doğu vilayetlerinde savaş şartları içinde yaşanan silahlı hareketlerden biriydi. Bu mücadeleler, aynı dönemde farklı cephelerde ve farklı siyasi hedeflerle yürütüldü.

93 Harbi’nden Balkan Savaşları’na, Birinci Dünya Savaşı’ndan Millî Mücadele’ye uzanan dönemin insan kaybı milyonlarla ifade edilmektedir. Balkanlar, Kafkasya, Doğu ve Batı Anadolu’da Türk ve Müslüman nüfus; savaş meydanlarında, katliamlarda, salgın hastalıklarda, açlıkta ve zorunlu göç yollarında ağır kayıplar verdi. Justin McCarthy’nin demografik hesaplamaları 1912–1922 döneminde Anadolu’daki toplam nüfus kaybını yaklaşık 3,5 milyon olarak ele alır; Jeremy Salt’ın 1877–1923 arasındaki savaşları değerlendiren çalışmasında ise yaklaşık 5,5 milyon Müslümanın hayatını kaybettiğine ve beş milyondan fazla insanın mülteci durumuna düştüğüne ilişkin somut veriler aktarılır. Bu bilanço, askerî şehitleri ve esirlikte ölenleri olduğu kadar, öldürülen sivilleri, hastalık ve açlık nedeniyle hayatını kaybedenleri ve yurdundan koparılan milyonları da kapsayan sarsılmaz bir tarihî gerçektir.

  1. SALTANATIN İLGASI (1 KASIM 1922): İKİLİ OTORİTENİN TASFİYESİ

30 Ağustos 1922’de Başkomutanlık Meydan Muharebesi’yle kesinleşen askerî zafer, 11 Ekim 1922’de imzalanan Mudanya Mütarekesi’yle diplomatik sonuca taşındı. Mudanya, Yunan kuvvetlerinin Doğu Trakya’dan çekilmesinin ve bölgenin Türk yönetimine devrinin yolunu açtı. Ancak İngiliz, Fransız ve İtalyan kuvvetleri İstanbul ve Boğazlar bölgesinden hemen ayrılmadı; tahliye, Lozan Barış Antlaşması’nın onaylanmasına bağlandı. İtilaf kuvvetlerinin İstanbul’dan çekilmesi 2 Ekim 1923’te tamamlandı; Türk birlikleri 6 Ekim’de İstanbul’a girdi. Mudanya, silahlı işgali sona erdirmeye götüren en büyük askerî-diplomatik dönüm noktasıydı.

Kurtuluş Savaşı ‘nın büyük bir başarı ve eşsiz bir zafer ile sonuçlanmasından sonra toplanması öngörülen Lozan Barış Konferansı’na, İtilaf Devletleri kurnazca bir hamle yaparak hem Ankara hem de İstanbul hükümetlerini birlikte davet ettiler. Fiilen dağıtılmış ve hiçbir hükmü kalmamış İstanbul Hükümetinin bu sürece dahil edilmek istenmesi, Ankara Hükümetinin meşruluğunu sorgulamaya devam eden düşmanların, Türk tarafını içeriden zayıflatma ve bölme oyunundan başka bir şey değildi.

17 Ekim 1922 tarihli bir telgraf ile İstanbul Hükumeti’nden Sadrazam Tevfik Paşa, barış konferansında ortak bir tavır belirlemek amacıyla Ankara Hükümeti ile iletişime geçti. Tevfik Paşa, 20 Ekim tarihli ve Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına hitap eden ikinci telgrafında ise Babıali ile Büyük Millet Meclisi arasında amaç bakımından tam bir birlik olduğunu, Sevr Antlaşmasını iptal ettirmek ve işgalin sonuçlarını ortadan kaldırmak için beraberce mücadele edildiğini belirterek ulusal birliğin önemini vurgulamış ve vatan uğruna kişisel hırslardan vazgeçilmesi gerektiğini belirtmiştir. Yani İstanbul Hükümeti, arkasında hiçbir askeri ve siyasi güç olmamasına rağmen halen mevcut durumdan güç devşirme ve rol alma mücadelesini devam ettirmeye çalışmaktaydı.

27 Ekim 1922’de İtilaf Devletleri, Lozan’da toplanacak barış konferansına hem Ankara hem de İstanbul hükûmetlerini davet etti. Türk tarafının iki ayrı hükûmet üzerinden temsil edilmek istenmesi, Millî Mücadele’nin askerî i ve siyasi kazanımlarını zayıflatabilecek kirli bir girişimdi. Bu davetin ardından TBMM’de saltanatın kaldırılması konusu yeniden ve belirleyici biçimde gündeme geldi; 30 Ekim’de sonuç alınamayan görüşmeler 1 Kasım 1922’de kararla sonuçlandı.

308 SAYILI TBMM KARARI VE İNGİLTERE’NİN STRATEJİK HESAPLARI

Saltanatın kaldırılması, Lozan’da Türk tarafının tek meşru temsilcisinin Ankara Hükûmeti olduğunun ortaya konması bakımından belirleyici bir adımdı. İngitlere’nin İstanbul ve Boğazlar üzerindeki hâkimiyet hedefi, Doğu Akdeniz’deki stratejik konumu ve Hindistan’a giden deniz yollarını denetleme isteği, savaş sonrasındaki politikasının temel unsurları arasındaydı. Hilafet meselesi de Britanya Hindistanı’ndaki Müslüman kamuoyu nedeniyle İngiliz yönetimi açısından sinsi bir siyasi önem taşıyordu. Onların monarşik sistemdeki tek adamlığına ve sömürgeci kurnazlığına karşılık TBMM, 1 Kasım 1922’de saltanatı kaldırarak bu iki başlı ikili otoriteyi ebediyen sona erdirdi.

1 Kasım 1922’den kabul edilen ve 1–2 Kasım tarihli 308 sayılı TBMM Genel Kurul kararı olarak kayda geçen düzenleme, fiilî durumu hukuki karara bağladı. Saltanatın kaldırılması, 16 Mart 1920’de İstanbul’un resmen işgal edildiği tarihten geçerli sayıldı; hilafet ise saltanattan tamamen ayrılarak TBMM’nin asil yetkisine bırakıldı.

  1. SALTANATIN KALDIRILMASINDA MECLİS TARTIŞMALARI VE MİLLÎ İRADE

Saltanatın kaldırılması kararı, Meclis’te tartışmasız ve sessizce alınmış bir karar değildi. 30 Ekim ve 1 Kasım 1922 oturumlarında saltanat ile hilafetin ilişkisi, İstanbul Hükûmeti’nin yetkisi ve egemenliğin kime ait olduğu üzerine sert görüş ayrılıkları yaşandı. Rauf Bey (Orbay) ve bazı milletvekilleri, saltanatın kaldırılmasına karşı çıkarken hilafet makamının korunmasını ve mevcut siyasi yapının bu makam çevresinde sürmesini savunuyordu. TBMM tartışmaları, millî egemenliğin yalnızca bir ilke olarak ilan edilmediğini; eski egemenlik anlayışıyla açık bir siyasi mücadele içinde kurulduğunu gösterir.

Meclis’teki görüş ayrılıkları, Mustafa Kemal’in en yakın silah arkadaşları ve fikirdaşları arasında dahi önemli siyasi farklar bulunduğunu ortaya koyuyordu. Vekillerin kürsüde farklı görüşleri açıkça dile getirmesi, kararın tartışma ve oylama sürecinden geçerek alındığını gösterir. Millî egemenlik anlayışının temel farkı, bir kişinin veya hanedanın başka bir kişiyle dengelenmesi yani ‘adam adama markaj’ mantığı değil, kamu gücünün millet adına ve bizzat Meclis eliyle kullanılmasıdır.

Mersin mebusu Selahattin Bey (Köseoğlu) ve başka milletvekilleri saltanatın kaldırılmasına karşı çıkan görüşler dile getirdi; görüşmeler sırasında sert itirazlar ve protestolar yaşandı. Ancak Meclis, 1 Kasım 1922’de saltanatın kaldırılmasına karar verdi. Bu karar, saltanatın kaldırılmasıyla Cumhuriyet’in ilanının aynı gün gerçekleştiği anlamına gelmez: Saltanat 1922’de kaldırıldı; Cumhuriyet ise 29 Ekim 1923’te ilan edildi.

Rauf Bey ve Selahattin Bey’in hatıralarında, saltanatın kaldırılmasına ilişkin itirazları farklı gerekçelerle açıklanır. Tartışmanın özü, eski hanedan düzeninin devam edip etmeyeceği ve hilafetin nasıl konumlandırılacağıydı. Cumhuriyet’in ilanı sürecindeki siyasi görüş ayrılıkları ise 1923 sonbaharında, Meclis Hükûmeti sisteminin tıkanması ve yeni rejimin adının açıkça konması sırasında yeniden ortaya çıktı; bu iki tarihî tartışma birbirine karıştırılmamalıdır.

  1. ESKİ REJİM NEDENİYLE KABİNE KRİZİ

Kararnamenin ilanından sonra Sadrazam Tevfik Paşa başkanlığında 4 Kasım günü son toplantısını yapan Osmanlı hükümeti, istifasını padişaha sunarak fiilen kepenk kapatmıştır. 5 Kasım’da Ankara hükümetinin İstanbul’daki olağanüstü temsilcisi Refet Paşa (Bele), tüm bakanlık müsteşarlarını Divanyolu’ndaki Şark Mahfilinde toplayarak Osmanlı devlet mekanizmasının her türlü faaliyetine son verdiğini resmen tebliğ etmiştir. 7 Kasım’da Babıali’deki başbakanlık dairesi tamamen boşaltılmış ve Osmanlı Devleti’nin resmi yayın organı olan Takvim-i Vekayi gazetesinin yayınına ebediyen son verilmiştir.

Meclisin daha önce, 20 Ocak 1921’de kabul ettiği ve bir anayasa niteliğinde olan Teşkilat-ı Esasiye Kanunu ile egemenliğin Türk ulusuna ait olduğu zaten dünyaya ilan edilmişti. O anayasanın ilk maddesinde yer alan “Egemenlik Kayıtsız Şartsız Milletindir” ifadesinin, aslında Cumhuriyetin resmen kurulmasından neredeyse 3 yıl öncesinden hangi vizyonla ve ne derin bir anlamla yazılmış olduğu şimdi çok daha net anlaşılmaktadır.

Birinci Meclisin seçimlerin yenilenmesine karar vererek 1 Nisan 1923‘te dağılmasından sonra, yeni meclis toplanıncaya kadar Mustafa Kemal’in direktifiyle yeni bir anayasa tasarısı hazırlıkları el altından başlatıldı. Mevcut anayasa ulusal iradenin Türk ulusuna ait olduğunu tescillemişti ancak devletin yönetim şeklini (rejimini) ve başkentini henüz ilan etmemişti. Yeni anayasa hazırlıkları sürerken Mustafa Kemal, yakın çevresiyle Cumhuriyetin ilanı üzerine stratejik görüşmeler yapmaktaydı. Mustafa Kemal’in yabancı bir gazeteciye (The Saturday Evening Post muhabirine) 22 Eylül 1923’te verdiği ve Türkçe bir özeti ilk defa İkdam gazetesinde yayımlanan demeçte, muhabirin sorusu üzerine ilk defa “Cumhuriyet” kelimesini açıkça telaffuz etmesi hem ülke içinde hem de dış dünyada çok büyük bir yankı uyandırdı.

Ekim 1923’te İsmet Paşa ve bir grup mebus, Ankara’nın hükümet merkezi olması yönünde kanun teklifi verdi ve 13 Ekim 1923’te TBMM’de kabul edilen tek maddelik yasa ile Ankara devletin resmi başkenti oldu. Devlet merkezinin neresi olacağı tartışmalarına son veren bu yasa, Cumhuriyetin ilanı için de en büyük lojistik adımlardan biriydi.

  1. MECLİS HÜKÜMET SİSTEMİNİN TIKANMASI VE KABİNE BUNALIMI

Saltanatın kaldırılmasıyla saray merkezli yönetim sona erdi; Osmanlı, Selçuklu ve bozkır devlet geleneği ise Türk tarihinin ve toplumsal hafızasının ayrılmaz parçası olarak kaldı. 1 Kasım 1922’den itibaren ülke Meclis Hükûmeti Sistemi ile yönetiliyordu. Bu sistemde her bakan TBMM tarafından ayrı ayrı seçildiği için kabine kurmak güçleşiyor, farklı siyasal eğilimler arasında anlaşmazlıklar yaşanıyor ve bakanlık seçimleri günler süren meclis kavgalarına neden oluyordu.

Yeni seçilen İkinci Meclis döneminde kurulan İcra Vekilleri Heyeti’nin (bakanlar kurulunun) üyeleri, bu şartlar altında çalışmanın imkansızlığından açıkça şikayetçiydi. Hükümetin sistemsel zayıflığı, 23 Ekim 1923’te net bir krizle ortaya çıktı. Aynı zamanda Dahiliye Vekili (İçişleri Bakanı) olan İcra Vekilleri Heyeti Başkanı Ali Fethi (Okyar) Bey, yükü hafifletmek için Dahiliye Vekilliğini Ferit Tek Bey’e bırakmak istedi ancak meclis bunu kabul etmeyerek muhalif kanattan Erzincan Milletvekili Sabit Bey’i seçti. Benzer şekilde, TBMM İkinci Başkanı Ali Fuat Paşa görevden çekilip yerine Yusuf Kemal Bey’i aday gösterdiğinde, meclis onu da reddederek yine muhalif gruptan Rauf Bey’i seçti.

Bu atamalar, hükûmetin kurulmasını zorlaştıran siyasi çekişmenin kişisel rekabete dönüştüğünü ve kabineyi çalışamaz hâle getirdiğini gösteriyordu.

Meclis Hükümeti Sistemi’nin getirdiği bu tıkanıklık, aslında Halk Fırkası’nın kendi iç tüzüğündeki seçim mekanizmasından da kaynaklanıyordu. Fırka grubu içinde klikleşen ve gizli kulislerle liyakat yerine kişisel hırsları ön plana koyan muhalif kanat, her vekil seçimini bir güç savaşına dönüştürmekteydi. Mustafa Kemal Paşa, bu sistemle devletin daha fazla yönetilemeyeceğini biliyordu. Amacı, sadece bir kabine değişikliği yapmak değil; Meclis Hükümeti Sistemi’ni kendi ağırlığı altında çökerterek, bakanların Başbakan tarafından seçildiği ‘Kabine Sistemi’ne, yani Cumhuriyet rejimine geçişi kaçınılmaz bir hukuki zorunluluk olarak meclisin önüne koymaktı.

Bu yapısal tıkanıklık üzerine Meclis Başkanı Mustafa Kemal, 25 Ekim 1923 akşamı hükûmeti Çankaya Köşkü’nde acil toplantıya çağırdı. Toplantıda, Vekiller Heyeti’nin topluca istifa etmesine ve yeniden seçilmeleri durumunda mevcut üyelerin görev kabul etmemesine karar verildi. Mustafa Kemal Paşa, Meclis Hükûmeti sisteminin tıkanıklığını görünür kılarak Cumhuriyet’in ilanı için gerekli siyasi zemini oluşturuyordu. Uzun süredir savunduğu Cumhuriyet fikrini anayasal bir karara dönüştürecek süreç böylece başladı.

  1. 28-29 EKİM GECESİ VE KANUN TASARISI

27 Ekim 1923’te Vekiller Heyeti’nin istifası TBMM’de okunduktan sonra yeni bir hükûmet kurma çalışmaları başladı; ancak yeni bir kabine üzerinde uzlaşma sağlanamadı. 28 Ekim akşamı Çankaya Köşkü’ndeki tarihî yemekte İsmet İnönü Paşa, Ali Fethi Okyar Bey, Kâzım Özalp Paşa, Kemalettin Sami Gökçen Paşa, Halit Karsıalan Paşa, Rize Milletvekili Fuat Bulca ve Afyonkarahisar Milletvekili Ruşen Eşref Ünaydın bulunuyordu. Mustafa Kemal Paşa, kabine bunalımından çıkış yolunu masaya yatırdı ve tarihin akışını değiştiren o cümleyi kurdu:

“Efendiler, yarın Cumhuriyet ilan edeceğiz.”

Mustafa Kemal, Nutuk’ta o gece neden Ankara’daki bütün arkadaşlarını çağırıp ayrı bir toplantı yapmadığını ve kliklerin arkadan iş çevirmelerine karşı bu kararı nasıl aldığını net bir şekilde açıklar.

Yemek bittikten sonra Mustafa Kemal Paşa ve İsmet Paşa baş başa kalarak sabaha kadar anayasa değişikliği kanun tasarısı metnini kaleme aldılar. 29 Ekim 1923 sabahı Halk Fırkası Grubu kabine değişikliği için toplandığında görüşmeler yine çıkmaza girdi. Bunun üzerine Mustafa Kemal Paşa’nın meselenin halli için hakem olarak görevlendirilmesine karar verildi. Çözüm için meclisten sadece bir saatlik izin isteyen Mustafa Kemal, bir saat sonra kürsüye çıkarak; yönetim biçiminin “Cumhuriyet” olması halinde bu hükümet bunalımlarının bir daha asla yaşanmayacağını, rejimin adının artık tescil edilmesi gerektiğini belirterek anayasa değişikliği teklifini sundu.

  1. REJİMİN ADI KONUYOR: “YAŞASIN CUMHURİYET!”

Fırka toplantısındaki hararetli konuşmaların ardından teklifin önce bütünü, sonra maddeleri tek tek okunarak kabul edildi. 29 Ekim 1923 tarih ve 364 sayılı “Teşkilât-ı Esasîye Kanununun Bazı Mevaddının Tavzihan Tadiline Dair Kanun” ile 1921 Anayasası’nın 1, 2, 4, 10, 11 ve 12. maddelerinde değişiklikler yapıldı.

Anayasanın değiştirilen birinci maddesi şu şekildedir:

“Hâkimiyet, bilâkaydü şart Milletindir. İdare usûlü halkın mukadderatını bizzat ve bilfiil idare etmesi esasına müstenittir. Türkiye Devletinin şek-i Hükûmeti, Cumhuriyettir.”

Orijinal terimleri bugünün diline çevirirsek: Hakimiyet Kayıtsız Şartsız Milletindir. İdare şekli, halkın kendi kaderini gerçekten ve bizzat kendisinin idare etmesi hak ve temeline dayanır. Bu şanlı rejim, canıyla ve kanıyla vatanını müdafaa eden asil Türk halkına sunulmuş en büyük teşekkür ve sömürgeci Sykes-Picot zihniyetlerine karşı çekilmiş sarsılmaz bir çelik zırhtır.

Kanun, meclis salonunu inleten ve duvarlarda yankılanan “Yaşasın Cumhuriyet!” sesleri ve alkış tufanıyla kabul edildi. Hemen ardından cumhurbaşkanlığı seçimine geçildi. Oylamaya katılan 158 üyenin oy birliği ile Ankara Milletvekili Gazi Mustafa Kemal, Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk Cumhurbaşkanı seçildi.

Aynı gece bu tarihi ilan, ülkenin dört bir yanında patlatılan 101 pare top atışı ile kutlandı. 1924 yılından itibaren ise cumhuriyetin ilanı çok daha büyük kitlesel şenliklerle kutlanmaya başlanmıştır. Kabul edilen yeni anayasal düzene göre ana parametreler şunlardır:

  • Hakimiyet kayıtsız şartsız milletindir. İdare şekli, halkın kendi kaderini kendisinin tayin edeceği temeline dayanır. Devletin hükümet şekli Cumhuriyettir.
  • Türkiye Devleti’nin dini İslam dinidir. Resmi dili Türkçedir. Başkenti Ankara’dır.
  • Türkiye Devleti TBMM tarafından yönetilir.
  • Türkiye Cumhurbaşkanı, TBMM Genel Kurulu’nca kendi üyeleri arasından seçilir.
  • Türkiye Cumhurbaşkanı devletin de başkanıdır; gerektiğinde meclise ve Bakanlar Kurulu’na başkanlık eder.
  • Başbakan, Cumhurbaşkanı tarafından Meclis üyeleri arasından seçilir.

 

Bu anayasa değişiklikleriyle rejimin adı net bir şekilde konmuş, Mustafa Kemal Cumhurbaşkanı seçilirken, İsmet Paşa da hükümeti kurmakla görevlendirilerek Cumhuriyetin ilk Başbakanı olmuştur. Sözlüklerde “Ulusun egemenliği kendi elinde tuttuğu ve bunu belli süreler için seçtiği milletvekilleri aracılığı ile kullandığı devlet biçimi” olarak tanımlanan Cumhuriyet, Türk milletinin karakterine ve genetiğine en uygun hükümet şekli olarak tercih edilmiştir.

  1. CUMHURİYETİN FELSEFİ TABANI VE KARAKTERİ

Mustafa Kemal Atatürk, 1 Nisan 1923’te TBMM kürsüsünde yeni devletin dayandığı esasın millî egemenlik olduğunu açıkça ifade etti: [27]

“Yeni Türkiye Devleti’nin ruh-ı bünyanı hâkimiyet-i milliyedir. Milletin bilâ kayd u şart hâkimiyetidir. […] Türkiye Devleti’nde ve Türkiye Devleti’ni kuran Türkiye halkında tacidar yoktur. […] Yalnız bir kuvvet vardır. O da hâkimiyet-i milliyedir.”

 

Milli egemenlik kavramı üzerinde tavizsiz bir şekilde duran Atatürk, kurulan yeni rejimin mutlaka demokratik ve halkçı bir temele dayanmasını istiyordu: “Demokrasi prensibinin, en asri ve mantıki tatbikini temin eden hükümet şekli Cumhuriyettir. Cumhuriyette son söz, millet tarafından seçilmiş meclistedir. Millet namına her türlü kanunları o yapar.”

19 Mayıs 1919’da Samsun’da yakılan o meşale, 22 Haziran 1919 Amasya Genelgesi’yle başlayan o ulusal ihtilal hareketi, 30 Ağustos 1922’de kazanılan Başkomutanlık Meydan Muharebesi ile kişisel egemenliği tarihe gömmüş ve ulusal egemenliği şehitlerin kanıyla kesinleştirerek tarihe kaydetmiştir. Lozan’da ise bu askeri sonuç, bütün emperyalist dünyanın kabulünden geçirilerek hem iç hukukta hem de batı karşısında tescillenmiştir.

  1. SOSYO-KÜLTÜREL YANSIMALAR

Cumhuriyetin resmi bir bayram olarak kutlanması süreci ise yıllar içinde hukuki düzenlemelerle sabitleşmiştir. 2 Şubat 1925’te Hariciye Vekaleti’nce (Dışişleri Bakanlığı) düzenlenen bir kanun teklifiyle 29 Ekim’in ulusal bayram olması önerilmiştir. Anayasa Komisyonu’nun incelemesinin ardından 19 Nisan 1925 tarihli ve 628 sayılı kanun ile 29 Ekim, Türkiye içinde ve tüm dış temsilciliklerde resmi devlet bayramı olarak kabul edilmiştir. Tarihte eşi benzeri görülmemiş bir ölüm-kalım mücadelesinin neticesinde, halkın doğrudan kendisine armağan edilen en anlamlı bayram böylece doğmuştur.

Bugün bizlerin birçok özgürlüğü kullanabilmemize vesile olan, geleceğe dair umut besleyebilmemizi sağlayan cumhuriyet rejiminin ilan edildiği o şanlı günün yıldönümündeyiz. Benim gözümde bugün kelimenin tam anlamıyla bir “kırmızı bayramdır.” Neden kırmızı olduğunu tarihin ve sosyolojinin diliyle şöyle izah etmek gerekir: Bugün, bu şanlı bayram doğrudan bayrak kırmızısıdır, şehitlerin kan kırmızısıdır, sevinçten ve gururdan asil yüzlere vuran o haysiyet kırmızısıdır, heyecandan kalpleri çarptıran kırmızıdır. Yüzyılların getirdiği acının, çilenin, kederin yerini alan mutluluğun ve tam özgürlüğün kırmızısıdır. Bu yüzden her seferinde aynı coşkuyla, marşlarımızı sokaklarda haykırarak, bağırarak söylememiz gereken en büyük milli birlik değerimizdir.

Avrupa kolonyalistleri ne yaparlarsa yapsınlar bizi bu topraklardan, Balkanlar dahil hiçbir kadim coğrafyamızdan asla kımıldatamayacaklar. Günümüzde bazı çevreler bilinçli olarak negatif propaganda yürütmekte, dini değerlerimiz ile milli değerlerimizi birbiriyle kıyaslayarak toplumsal kutuplaşmadan nemalanmaya çalışmaktadır. Sizler bu akıl tutulmalarına hiçbir şekilde kulak asmayın. Bazıları, sanki her geçen yıl cumhuriyetin coşkusu ve toplumdaki karşılığı azalıyormuş gibi dezenformasyonlar yapsalar da bu iddialar hiçbir şekilde sosyolojik gerçeği yansıtmamaktadır.

Aksine, arkadan harika bir gelecek ve muhteşem bir gençlik geliyor. Millî Mücadele kahramanlarının torunlarının torunları, bugün Cumhuriyetin erdemleriyle, bilimin ışığında yetişiyor ve özgürlük bayrağını namuslarıyla devralmaya geliyorlar. Bizim alacak daha çok yolumuz, yürünecek çok menzilimiz var; bu büyük yürüyüşün asil sonu ve ebedi gayesi Kızıl Elma‘dır.

  1. CUMHURİYET HEPİMİZİN BAYRAMI

Varsın gaflet, dalâlet ve hatta hıyanet içinde bulunan bazı akıl fukaraları bu güzelim bayramı idrak edemesin, kutlamasın; bu bayram her şeye rağmen Kahraman Bir Milletin, Destansı Bir Irkın Milli Uyanışının ve şahlanışının bayramıdır. Sevinin, övünün, neşelenin, gurur duyun, şükredin, daha çok çalışın ve bu cennet vatanı bizlere bırakan kahramanların aziz ruhlarına dualar edin. Emperyalist güçlerin tüm oyunlarını bozarak bağımsızlığını dünyaya tescillemiş Türkiye Cumhuriyeti için ne kadar övünsek azdır.

Herkesin Cumhuriyet Bayramı Kutlu Olsun!

 

CİHAN FULSER

Danışman, Araştırmacı Yazar, Gazeteci

 

 

 

 

  1. BİLİMSEL ARŞİV VE AKADEMİK KAYNAKÇA

 

  1. Hakkari Stelleri ve Bozkır Kültürü Resmi Yayını:

 

  1. İskandinavya – Göktürk Alfabesi ve Runik Köken Araştırması:

https://www.academia.edu/40474118/KUZEY_GERMEN_%C4%B0SKAND%C4%B0NAV_RUN%C4%B0K_ALFABE_FUTHARK_IN_T%C3%9CRK_TAMGALARI_G%C3%96KT%C3%9CRK_ALFABES%C4%B0_%C4%B0LE_ORTAK_K%C3%96KEN%C4%B0

  • Sempozyum Resmi e-Kitap Veri Tabanı Kaynak Linki:

https://www.ardaarikan.weebly.com/uploads/1/0/2/9/10295113/e-pro_2017_stylistics.pdf

 

 

  1. Malatya ve Doğu Anadolu Arkeolojik Kültür Varlıkları Raporu:

 

  1. Pazırık Kurganı ve Atlı Bozkır Kültürü Dünya Tekstil Tarihi Literatürü:

 

  1. Osmanlı Mutlak Monarşisi, Tanzimat Dönemi ve İmparatorluğun En Uzun Yüzyılı:
  • Ortaylı, İlber. (2007). İmparatorluğun En Uzun Yüzyılı. İstanbul: Alkım Yayınevi.
  • Kopyalanabilir Doğrudan Kaynak Linki: https://www.kitapyurdu.com/

 

  1. 20 Ocak 1921 Teşkilât-ı Esasîye Kanunu ve Türk Anayasa Hukuku Tarihi Gelişimi:

 

  1. Atatürk’ün Cumhuriyet İlanı, Nutuk ve Kabine Bunalımı Vesikaları Resmi Kaynağı:
  • Atatürk, Mustafa Kemal. (1927). Nutuk (1919-1927). Ankara: Divan-ı Riyaset.
  • Kopyalanabilir Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu Resmi Nutuk Portalı: https://www.ataturk.gov.tr

 

 

EK KAYNAKLAR: TARİHSEL KRONOLOJİ, SAVAŞ KAYIPLARI, İŞGALLER VE ESİR KAMPLARI

  1. Türkiye Büyük Millet Meclisi, “History” ve “1876 Kanun-ı Esasi Genel Bilgiler.” Kanun-ı Esasi, I. ve II. Meşrutiyet, 1921 Anayasası ve Cumhuriyet’in ilanı için kurumsal tarihçe. https://www.tbmm.gov.tr/history/ ; https://www.tbmm.gov.tr/anayasa/yetmis-alti-kanuni-esasi
  2. Türk Tarih Kurumu, “Balkan Harbi.” Balkan ittifakı, cepheler, savaşın siyasi ve askerî seyri. https://ttk.gov.tr/balkan-harbi/
  3. Justin McCarthy, “Muslims in Ottoman Europe: Population from 1800 to 1912,” Nationalities Papers, 28:1, 2000, ss. 29–43. DOI: https://doi.org/10.1080/00905990050002443. Ayrıca yazarın Death and Exile: The Ethnic Cleansing of Ottoman Muslims, 1821–1922 adlı çalışması.
  4. Zeki Edis, “Ayla Kutlu’nun Yedinci Bayrak Romanında Zorunlu Göç, Göçmenlik ve Mübadele,” Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, Sayı 42, Kış 2018, ss. 65–88. Balkan Savaşları ve sonrasında Müslüman nüfusun göçüne ilişkin literatür değerlendirmesi. https://dergipark.org.tr/en/download/article-file/657260
  5. “War Losses (Ottoman Empire/Middle East), 1914–1918 Online: International Encyclopedia of the First World War.” Osmanlı’nın seferber ettiği asker sayısı ve farklı askerî kayıp hesaplamaları. https://encyclopedia.1914-1918-online.net/article/war-losses-ottoman-empiremiddle-east/
  6. T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı, “Hasan Tahsin (Recep).” 15 Mayıs 1919 İzmir işgali ve Hasan Tahsin’in milli hafızadaki yeri. https://www.ktb.gov.tr/EN-118989/hasan-tahsin-recep.html
  7. Atatürk Ansiklopedisi, “İzmir’in İşgali.” 15 Mayıs 1919 işgali, ilk günlerdeki can kayıpları ve İzmir’in 9 Eylül 1922’de kurtuluşu. https://ataturkansiklopedisi.gov.tr/detay/719/%C4%B0zmir%E2%80%99in-%C4%B0%C5%9Fgali
  8. Amasya Valiliği, “Amasya Protokolleri”; Türkiye Bilimler Akademisi, “Millî Mücadele Döneminde Amasya.” Amasya Tamimi’nin 22 Haziran 1919, Amasya Görüşmeleri ve Protokollerinin 20–22 Ekim 1919 tarihli ayrı belgeler olduğunu doğrulayan kaynaklar. https://amasya.gov.tr/amasya-protokolleri ; https://www.tuba.gov.tr/tr/yayinlar/suresiz-yayinlar/tarih/mill-mucadelenin-yerel-tarihi-1918-1923-cilt-5-aksaray-kirikkale-corum-sivas-cankiri-karaman-kayseri-kirsehir-konya-nigde-nevsehir-yozgat-tokat-amasya/mill-mucadele-doneminde-amasya
  9. Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu, Atatürk Araştırma Merkezi, Türkiye Cumhuriyeti Tarihi-I. İşgaller, protestolar, Millî Mücadele ve savaşların kronolojisi. https://atam.gov.tr/wp-content/uploads/2023/10/TURKIYE-CUMHURIYETI-TARIHI-1a.pdf
  10. Turkish Academy of Sciences (TÜBA), “Italian Sources on Greek Atrocities in Anatolia (1919–1922).” Yunan işgali sırasında Batı Anadolu’da İtalyan askerî ve sivil görevlilerinin kayıtlarına dayalı araştırma. https://www.tuba.gov.tr/en/publications/non-periodical-publications/history/local-history-of-the-national-struggle-1918-1923-vol-1-izmir-aydin-manisa-usak-kutahya-afyonkarahisar-eskisehir/italian-sources-on-greek-atrocities-in-anatolia-1919-1922
  11. Şile Belediyesi, “Şile Tarihi.” Şile’nin 1920’de İngiliz denetimine girmesi ve 7 Ekim 1922’de Türk birliklerince kurtarılması. https://sile.bel.tr/tr/sile-rehberi/sile-tarihi/
  12. T.C. Dışişleri Bakanlığı, “Protocol Relating to the Evacuation of the Turkish Territory Occupied by the British, French and Italian Forces”; “Lausanne Peace Treaty.” Lozan’ın onaylanması ve işgal kuvvetlerinin çekilmesine ilişkin hukuki belgeler. https://www.mfa.gov.tr/lausanne-peace-treaty.en.mfa
  13. Yücel Yanıkdağ, Healing the Nation: Prisoners of War, Medicine, and Nationalism in Turkey, 1914–1939. Edinburgh University Press, 2013. Osmanlı esirlerinin Rusya ve Britanya esaretindeki yaşamı, Mısır kampları, pellagra, hastalıklar ve ölüm oranları. https://doi.org/10.3366/edinburgh/9780748665785.001.0001
  14. “İngilizler Osmanlı Esirlerini Kör mü Etti?”, Voice of America Türkçe, 4 Haziran 2010. Mısır’daki esir kamplarında körlük iddiası ve Prof. Yücel Yanıkdağ’ın değerlendirmesi. https://www.voaturkce.com/a/ngilizler-osmanl-esirlerini-kor-mu-etti-95633069/904793.html
  15. Celil Bozkurt, “Osmanlı Arşiv Belgelerinde NİLİ Casusluk Örgütü,” Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi, Cilt XXXV, Sayı 99, Mayıs 2019, ss. 1–30. https://dergipark.org.tr/tr/pub/aamd/article/557954
  16. Jeremy Salt, The Last Ottoman Wars: The Human Cost, 1877–1923. University of Utah Press, 2019. Dönemin insan kayıplarını ele alan eser; kitaba ilişkin değerlendirme için Australian Institute of International Affairs, “Book Review: The Last Ottoman Wars: The Human Cost, 1877–1923.” https://www.internationalaffairs.org.au/australianoutlook/book-review-the-last-ottoman-wars-the-human-cost-1877-1923/
  17. Fahir Armaoğlu, “İngiliz Belgelerinde İstanbul’un İşgali (16 Mart 1920),” Belleten, Cilt 62, Sayı 234, Ağustos 1998, ss. 467–494. Türk Tarih Kurumu. https://belleten.gov.tr/ozet/2461/tur
  18. Türkiye Büyük Millet Meclisi, “Saltanatın Kaldırılması.” 27 Ekim 1922 tarihli ikili davet, 30 Ekim ve 1 Kasım görüşmeleri ve 1–2 Kasım 1922 tarihli 308 sayılı TBMM Genel Kurul kararı. https://cdn.tbmm.gov.tr/TbmmWeb/Yayinlar/Dosya/b6aa0899-396d-4442-9b1f-17be2445d948.pdf
  19. Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu, Atatürk Araştırma Merkezi, Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, Cilt II. 1 Nisan 1923 tarihli TBMM konuşması. https://atam.gov.tr/wp-content/uploads/2024/03/Ataturkun-Soylev-ve-Demecleri-C2.pdf
  20. T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı, “1911.” Trablusgarp Savaşı, İtalya’nın 29 Eylül 1911’de savaş ilanı ve Mustafa Kemal’in Tobruk-Derne savunmasına katılması. https://www.ktb.gov.tr/EN-103922/1911.html
  21. The Avalon Project, Yale Law School, “The Sykes-Picot Agreement: 1916.” Agreement text and provisions for Anglo-French spheres of control and influence. https://avalon.law.yale.edu/20th_century/sykes.asp
  22. Cambridge University Press, A Brief History of Islam in Europe, chapter “Physical Islam.” Balkan Muslim population estimates for 1911–1923. https://www.cambridge.org/core/books/abs/brief-history-of-islam-in-europe/physical-islam/2C13223E504DF09C32C8CE8700C243EC
image-768x90

  • whatsapp
  • messenger
  • telegram
  • vkontakte
  • odnoklassniki