image-2000x150
image-69a679cf-65b8-4566-a793-189262eb4360backend

Bir Anneye Sığar Bütün Dünya

image-768x150

Prof. Leo Buscaglia sınıfa girer, öğrencileriyle kısa süreli hâl hatır sorma girişgâhından sonra, öğrencilerinin anlattıklarını beyninde canlandırmasını isteyerek derse başlar:
“Bir insan düşünün; acıkıyor ağlıyor, canı sıkılınca ağlıyor, tuvalet ihtiyacı olduğunda tuvaleti hiç kullanmıyor, nerede olursa olsun hemen oracıkta tuvalet ihtiyacını gideriyor. Gecenin bir yarısında uyanıp ağlayıp sızlayarak sizi sabaha kadar uyutmuyor, ortalığı kırıp döküyor; konuşarak anlatma, bir orta yol bulmak, sorunu çözüme ulaştırma gibi bir derdi yok. Dediği olmadı mı, oluncaya kadar bağırıp çağırarak, kırıp dökerek terör estiriyor.
Şimdi benim şu soruma cevap verin:
‘Böyle bir insanı sever misiniz?’
Öğrencilerin hepsi de, “Tabii ki hayır” diye cevap verir.
Beklediği “hayır” cevabını alan Leo Buscaglia, “Bu dediğim insanın aynısından benim evde bir tane var; bu insan benim altı aylık kızım” diye cevap verir. “Bunların hepsini yapmasına rağmen ben de eşim de onu çok seviyoruz.
Ben arada onun yanından uzaklaşıyorum ama eşim bu yaptıklarına sürekli maruz kalıyor; işin garip tarafı, çocuğumuzu o benden daha çok seviyor.”
Buscaglia’nın bu anısını okuduğumda da aynı şeyi düşünmüştüm; bu yazıyı yazarken de aynısını düşünüyorum:
Analık ne garip şey!
Kendi hayatını bir kenara bırakarak, başkasına ait hayatı yaşayarak, kendi hayatını yaşıyormuş gibi yaşadığını zannedip yaşamak!
Bir biyoloğun; “Bir canlının esas amacı kendine benzeyen varlıklar dünyaya getirmektir; bunu gerçekleştirdiğinde biyolojik olarak ölmüştür.” sözünü doğrular; bir filozofun ise, “Bir insan nasıl olur da kendinden başkasını sever?” sözünü yalanlar tarzda, farklı frekansta garip bir yaşam.
Uzmanlar, orta yaş seviyesine gelmiş bir insanın bile fiziki ve ruhsal gücünün, zekâ seviyesinin, hastalıklara karşı direncinin; bebeklik zamanında aldığı anne sütüyle bağlantısı olduğunu söylüyor.
Yani bebekken aldığımız doğal doping, ta ölünceye kadar etkiliymiş.
Kim bilir, belki öldükten sonra da etkili olacak!
Ölüm deyince;
Ölüp gömüldükten sonra bile öldüğümüzü bize haber veren imam, mezarımızın başında babamızın adıyla değil, anamızın adıyla bizlere seslenecek.
Anne baba deyince; baba olan erkek toplumda daha güçlü gibi görünse de güç ve dayanıklılık karşılaştırmasına gelince;
Erkek üstün cinsiyettir diye övünsek de araştırmalar, kadının sabır, acı ve hastalık eşiğinin erkeklerinkinden daha üstün olduğunu söylüyor.
Peki bu mantıkla dünyayı esas yönetenler kim oluyor?
Gezegenimiz Dünya’ya gelen erkeğin ismi bile kadın vesilesiyle anılmıyor mu?
Havva Anamızın dünyaya getirdiği nesiller olmasa Adem Babamızın; annelerimiz olmasa babalarımızın ismini anar mıydık? Peki bizim isimlerimiz anılır mıydı?
Bilimsel deney gereği; en fazla iki yaşındaki çocuk, ses geçirmeyen, duvarları aynı renge boyanmış, içerisine kamera ve hoparlörlerin gizlenmiş olduğu bir odaya annesinin kucağında getirilip annesi tarafından bırakılıyor. Annesi odadan çıkıyor ve kapı kapatılıyor.
Annesi tarafından kısa süreli terk edilip yalnız kalan çocuk, belirli bir süre sonra huzursuzlanıp ağlamaya başlıyor.
Diğer odada bulunan bebeğin durumunu izleyen araştırmacılar, çocuğu bırakıp yanlarına gelen annenin kalbine mikrofon yaklaştırarak kalp atışlarını hazırlanan düzenekle çocuğun yalnız kaldığı odadaki hoparlörlere veriyor.
Panikleyip ağlayan çocuk, anne karnında dokuz ay alışık olduğu sesi duyunca; önce paniği, sonra ağlaması kesilip gülümsemeye başlıyor.
Bu deney birden fazla çocukta kullanılıyor ve her seferinde aynı sonuç alınıyor.
Bir insan 2.5 tonluk yükü kaldırabilir mi?
O insan anne ise, çocuğu 2.5 tonluk arabanın altında kalmışsa kaldırır!
Kaldırmıştır da!
Annenin insanüstü bir varlık olduğunu açıklayacak o kadar çok bilimsel örnek var ki; yazmakla bitmez.
Gerçekte olsa çok acı örnek olacak ama;
Çok sevdiği, aylarca vücudunda taşıdığı varlığı toprağa verip; bağrına taş basıp o acıyla yıllarca yaşayacak kadar güçlü olan da annedir!
Ananın bilmem kaç sene önce emzirdiği sütü helal etmem demesinin sözlü silah olarak etki derecesi; babanın “Babalık hakkımı helal etmem.” demesinden daha etkilidir.
Hiç düşündünüz mü?
Peki biz anneye neden bu kadar bağlıyız?
Bir sebebi, yukarıda örneklendirdiğim dokuz aylık etkileşim haricinde;
Doğar doğmaz en çok hoşumuza giden, en çok güvende olduğumuz anlar annemizle beraber olduğumuz anlardır.
Yürümeye başlayınca annemiz nereye giderse küçük bir gölge gibi biz de oraya gideriz; biz nereye gidersek arkamızda kocaman bir nefes ve gölge olarak da o vardır!
Bize en çok dokunan annemizdir. Doğar doğmaz emzirirken doyurur; daha yürümeye başladığımız andan itibaren elimizden tutar, sever.
Anne otoritedir de;
Bakın dikkat edin, en çok babamızdan değil annemizden şamar yemişizdir. Hatta şamar menzilinden uzaklaştığımızda, daha uzun menzile sahip terlik, süpürge gibi daha teknolojik silahlarını kullanır.
En delikanlı, kızdığı zaman yağıp gürleyen erkeklerin eşinin karşısında süt liman olmasının sebebi; eş ile annenin hemcins olması ve bunun da bir noktadan sonra anne otoritesini hatırlatması olabilir.
Bu psikolojik saptamadan sonra tekrar konuya döneyim.
Ne diyordum, anne mutlaka dokunur;
Kaçışınız yoktur; öyle ya da böyle, hoşunuza gidecek veya gitmeyecek şekilde ne yapar yapar yavrusuna dokunur.
Bu dokunmalar da anneye bağlılığımızı artırır.
En azından bende öyle oldu:
Annemin;
Vursun diye yaptığım şımarıklığıma dayanamayıp haklı olarak attığı tokadın, elleriyle yanağımın simetrisinin orantısız olmasından kaynaklı; yanağımla avucu arasında sıkışan havanın kurtulma esnasında çıkardığı ses bana ninni gibi gelir. Yanağımdan gelen tokat sesinden önce o ses, mistik bir ninninin melodi havasında kalbime çoktan ulaşır.
Daha düne kadar;
Tokat menzilinden uzaklaştığımda, menzil ve etki gücü daha teknolojik olan ama isabet ettiremediği terliği alıp ona vererek:
“Bak şimdi tekrar yerime geçiyorum, bu kez daha iyi nişan alarak dikkatli at.” deyip bol şans diledikten sonra, bunu bana isabet ettirinceye kadar defalarca tekrarladığımı gülümseyerek hatırlıyorum.
Bir baba, evlenecek kızına mektup yazar; mektubu sık sık oku diye de kızına tembihler. Mektupta üç öğüt vardır. Bu öğütlerden birincisi:
“Sakın eşin annesiyle kavga etse bile eşinden yana olma, hep annesini savun; iyi niyetli de olsa annesini eleştirme. Anne, bir erkeğin ilk aşkı ve yaşayan en kutsal değeridir. O esnada seni hoş görebilir ama ileride ilk aşkına, en kutsal değerine saldırı olarak algılar; bu saldırıyı da kötü duygu olarak besleyip, potansiyel silah olarak kullanmak için saklar.”
Bu da evlenecek olan kızlarıma benden bir hatırlatma olsun.
Anne kelimesi anlam olarak evrilerek yaşamımızda her şeyin başlangıcı, en önemli yer anlamını da almıştır: Anayurt, anayol, ana fikir, topraklarımızın en büyük bölümünün yer aldığı Anadolu gibi!
İnsan, annenin yetiştirdiği, yetiştirebildiği kadar insandır!
Bütün bilimsel açılardan üstünlüğü tartışılmaz olduğundan olsa gerek;
Ne demiş erkek filozof:
“Dünya’yı erkekler yönetir, erkekleri ise kadınlar!”
Anne denilince yazılacak o kadar çok şey var ki, kitaplar yetmez!
Yetmemiş de!
Özellikle canlarını vatan toprağı için feda eden kahramanlarımızın hakkı kesinlikle ödenmeyecek şehit annelerimizin, ölümü hiçe sayarak cephede savaşan hanım gazilerimizin gününü kutlar, her birinin ellerinden öper; vefat etmiş bütün annelere Rabbim’den rahmet niyaz ederim.
Yaşayan tüm annelerin Anneler Günü’nü kutlar, uzun ömür ve sağlık dilerim.
Bütün kadınların, annelerin ve anne adaylarının Anneler Günü’nü şimdiden kutlarım.
Sağlık, huzur, saygı ve en başta da anne kokusu tadında kalın!

Hasan Barın Alioğlu
Gazeteci • Tarihçi • Araştırmacı Yazar

image-768x90

  • whatsapp
  • messenger
  • telegram
  • vkontakte
  • odnoklassniki